Sırat (Cehennem)

Yazıldığı yıl: 2018
Antoloji: Futurchia, Kollektif (İtalya) - Future Fiction
Not: İlk olarak Bilimkurgu Kulübü'nde yayımlanmıştır. İtalyancaya çevrilmiştir.
Not: Yabani Bilimkurgu Özel Sayısı'nda Ozan Yüksel tarafından çizilmiştir.

CEHENNEM

Tanıdığı bir his geldi önce sadece… Ama sadece bir his. Elindeki tek somut olan soyut buydu. Algılıyordu. Demek ki vardı… Ama aralarda bir yerde “aslında var olması gereken bir yokluğun” eksikliği eşlik ediyordu bu hisse. Işık veya sesin hiç olmadığı, dolayısıyla da yardımcı olmadığı bu varlık hissini şok haline benzetecekti biraz sonra… Ama biraz sonra… O an gelene dek şu an pamuksu bir karanlığın içinde bulunan her şey aydınlanmaya direnecekti.

Nihayet o sihirli an geldi… Etrafında fizikî bir boşluğun var olduğunu hissetmesiyle beraber zuhur etti o an. Işık ve ses hâlâ mevcut değildi ama derisi sanki işe yaramaya başlamıştı; üzerinde gezinen hava akımının dört duvar arasında sıkışmış, yarı durgun, yarı hareketli bir hava olduğunu anlayabilecek bilgeliğe sahipti artık. Bilgelik, sanki çok uzunca bir süredir tenine hiç hava temas etmemesi sayesindeydi. Tıpkı bir körün işitme becerisinin olağanüstü gelişim göstermesi gibi.

Artık düşünüyordu da… Ki öyleyse daha da vardı… Öldüğünü hatırlıyordu. Daha doğrusu ölmek üzere olduğunu. Yakınları başında toplanmıştı. Konuşma becerisini yitirmişti ama hepsiyle teker teker göz göze gelip manalı bakışlarıyla veda etmeyi başarıyordu. Bir süper gücü varmışçasına, gözünü her kime dikerse onu ağlatabilmeyi, zaten ağlıyor olanların da feryadını artırabilmeyi başardığını hatırlıyordu. Tüm bu sevgi ve acı dolu vedalaşma anını içten içe baltalayan bir şey vardı ki, oradaki hiç kimsenin bunu gözlerine bakarak anlaması mümkün değildi: Bir sır ve bu sırrın yarattığı, ölüm döşeğine dek gizlenmiş ancak şimdi açığa çıkmış, derin bir korku… Ya “öte dünya” dedikleri varsa ve naçiz bedeniyle birlikte mezara götürdüğü bu sırdan dolayı tüm o ilahî kitapların bahsettiği cehennemde cayır cayır yanacaksa? Son nefesini verirken hayatının film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmesini ve vicdan azabı çekmeyi beklediğini hatırlıyordu… Öyle olmamıştı ve sadece korkmuştu. Bunu da aslında ne kadar kötü bir insan olduğunun delaleti saymıştı. İşte böyle saçma sapan düşüncelerle vermişti son nefesini; onu “dünyanın en iyi insanı” olarak yâd edecek yakınlarının gözleri önünde…

“Şimdi sanırım diriliyorum ve az sonra sırat köprüsünden aşağıya düşeceğim…” diye düşündü.

İçinde bulunduğu pamuksu karanlık dağılıp, yerini buğulu ve yine pamuklu beyaz bir zihin bulutuna bırakırken kendi sesini kendi içinde duyarak kurduğu ilk cümleydi bu. Eğer az sonra tanrıyla karşılaşacaksa, şu an tüm varlığını kaplamış bu hissi bir korku değil de vicdan azabı olarak yutturmanın bir yolunu bulmalıydı ama eğer tanrı bildiği tanrıysa, bunu asla yemezdi…

“… bilinci yerine geliyor.” cümlesi ilişti kulağına…

İşte ilk “ses” de gelmişti. Yankılara bakılırsa dört duvar arasında olduğundan daha da emin olabilirdi artık. Henüz hiçbir uzvunu hissedip hareket ettiremiyor olmasının dışında bir tuhaflık yoktu ve bu “dirilmek” eylemi, tıpkı narkozlu bir halden uyanmaya benziyordu.

Adı söylendi… “Adın bu mu?”

Yanıt verebilmek için oynatması gereken dudaklarının oynadığını hissedemiyordu ama yapabildiği kadarıyla “evet” demeye çalıştı. Kendi sesini duymadı ama duyduğu sesin sahibi onu duymuşçasına sorularına devam etti:

“Doğum tarihin: 13.06.1974. Doğru mu?”

Yine “doğru” demek istedi ve anlayamadığı bir şekilde -diyebildiğini hissedememesine rağmen- bunu da başardı. Esas anlamadığı ise, sorgu meleklerinin doğum tarihi gibi bir şeyi sorması ve üstelik bunu sorarken de dünyaya ait bir takvimi referans almasıydı. Ahirette yeniden dirilmek gibi bir senaryoyla uyumlu değildi bu.

“Yargılamasına başlansın!” dedi başka bir kadın sesi. Ses tonunun barındırdığı otorite ve bu otoritenin odadaki diğerlerinin üzerindeki iktidarı ilk duyuşta anlaşılıyordu. Yargılama konusu “öbür dünya” senaryosuna uymakla birlikte, duruma oturtamadığı bir dünyevilik vardı her şeyde... Mesela M.Ö 300 yılında yaşamış bir mayalıya doğrum tarihini böyle soracak olsalar ne gibi bir yanıt alabilirlerdi ki? Veya takvimlerin icadından önceki bir avcı toplayıcıya? Hem… Gözleri ne zaman açılacak, ışığa ne zaman kavuşacaktı? Sorgu meleklerini görmek istiyordu.

“Sayın ……, sadece sorulara cevap verin lütfen. 11.03.2018 tarihinde o sırada eşiniz olan merhum ……..’ı çıplak ellerinizle boğmak suretiyle katlettiniz mi?”

Bu muydu? Bu kadar doğrudan ve direkt? Ve hala dünya takvim sistemi… Belki de herkese yaşadığı çağın anlayışına uygun sorular soruluyordu… Mayalıya da “2 katunn önce” veya “9.9.9.9” diye soracaklardı belki… Ama bunca detay neydi? Çıplak elle boğma detayının sorgu melekleri için anlamı ne olabilirdi? Tanrı katındaki Adalet Bakanlığı’na raporlamak ve suçun işleniş biçimine göre ne kadar yanacağını belirlemek için mi?

“Evet.”

Ne diyecekti ki? Tanrı’dan bir şey saklanamazdı…

“Peki daha sonra bu katliama kaza süsü vermek için eşinizin cesedini salonunuzdaki kanepeye yatırdıktan sonra evinizi ateşe verdiniz mi?”

İkinci sorunun birincinin devamı mahiyetinde olmasından ve soruya da “Peki…” ile başlanmasından, dudaklarını oynatamasa da konuşabildiğinden emindi artık.

“Evet.”

“…ve bu yolla da komşunuzun bebeğinin dumandan zehirlenerek ölmesine sebep oldunuz mu?”

“Evet.”

“16.05.2018 tarihinde ………… adlı soruşturma savcısının sizi şüpheliler listesine koyması üzerine onu makamında ziyaret ederek, suçu ‘namusunuzu temizlemek için haklı(!)’ gerekçelerle işlediğinizi iddia eden bir konuşma yapıp, yüklü bir rüşvet vererek, dosyayı kapatmasını talep ettiniz mi?”

“Evet.”

“Ne kadar rüşvet verdiniz?”

Niye soruyorlardı ki? Tüm detaylara hakimdiler işte… Her şeyi zaten bilmiyorlar mıydı?

Hatırladı. “Ya siz ne yapardınız savcı bey? Siz eşinizin telefonunu kurcalayıp onun başkasıyla fingirdeştiğini görseniz?” diye sormuştu. Savcı “Mesajlar nerede?” deyince sildiğini söylemiş, savcı “kanıtlar silinir mi evladım” diye kızmıştı. Sonra zarfı uzatmıştı savcıya. Savcı gözlüğünü takıp zarfın ağzını aralamış, adama dönüp “Suçsuz olduğuna dair biraz daha kanıt getirirsen iyi olur” demişti.

“250.000 TL”.

O ana kadar odada olduğunu fark etmediği başka biri mırıltıyla “Savcının beyanıyla uyuşuyor” dediğini duydu ve bunu Tanrı’nın meleklerine yakıştıramadı… Çapraz sorgu mu yapılıyordu yani?

“Sorularımız bu kadar efendim” dediğini duydu soruları soranın. “Efendim” denilen kişinin kendisi olmadığını hem o aciz durumundan, hem de sesin yönünden tahmin etmişti. Ahirette kendisine “efendi” denecek değildi ya?

Otoriter sesin “Yargılama sona erdi.” diyerek yerinden kalktığını, bu sırada sandalyesini geriye ittiğini, sandalyenin de yere sürterek bir ses çıkardığını duydu ki, bu tahayyül ettiği cennet-cehennem adliyesi tasavvuruyla epey bir çelişti. Son derece üşengeç olduğunu -ya da bu aciz kulun vakit kaybetmeye değer olmadığını açıkça gösteren bir ses tonuyla- “Cezası zaten belli. Prosedürleri uygulayın yeter” dedi. Önce bir köşeye yürüdüğü, sonra bir kapıyı açıp dışarı çıktığı ve kapıyı arkasından tam kapatmadığı ama aralık bırakacak kadar çektiği duyuldu… Daha doğrusu… Rüzgârı hissedildi. Mekandaki somutluktan kuşku duydu ve içinden “galiba burası sırat köprüsünden önceki durak değil” diye geçirdi… Ve o sırada ummadığı bir şey oldu!

“Değil tabii…” diye cevap verdi diğer kişi.

İçinden “İyi de ben konuşmadım ki?” diye geçirirken bu defa da “biz sen konuşmasan da duyarız” dediğini duydu sorgucunun.

“Salağa bak… Olan biteni anlamıyor haliyle…” dedi gülerek diğeri. Sorgucu da genzinden alaycı bir gülüşün emaresi olan, tuhaf bir ses çıkardı. İkisinin de kendisinden nefret ettiklerini rahatlıkla anlayabiliyordu.

-         “Görüşünü aç madem şunun”.

-         “Önce diğer prosed…”

-         “Aç aç… Vicdan cezası çekecek nasılsa şerefsiz! Neyi hangi sırayla yaptığımızın ne önemi var.”

-         “İyi tamam…”

Düşünmeye korkuyordu ama düşünmeden durabilmek mümkün olmadığından “düşünmekten korktuğu” da dışarıdan anlaşılıyor olmalıydı. İşte düşündüğü üzerine düşünebilen insan bu demekti… Homo sapiens sapiens…

Gözlerini açtılar. Uzun süredir kullanmadığı gözlerinin karşılaştığı ışığın şiddeti karşısında birden acıyacağını sanıyordu ama öyle olmadı. Fişe takılan bir monitördeki gibi, görüntü birden geliverdi. Pamuksu aydınlık yerini görüntüye bırakmıştı ancak tanımlayamadığı “pamuksuluk” hissi hala yerindeydi.

Gördüğü ilk manzaraya bakılırsa tahmini doğruydu. Burası dört duvar arasıydı; yani yüzölçümü tam da sandığı -ya da hissettiği- kadar olan, küçük bir odaydı. Ve tıpkı bir yoğun bakım merkezi gibi, tıbbi alet ve cihazlarla doluydu; ve hatta yanındakilerden biri beyaz önlük giyinmişti. Göz ucuyla görebildiği diğeriyse resmi giyimliydi. Kendi vücuduna bakmak istedi ama beceremedi. Kafasını, kollarını, kısacası herhangi bir uzvunu oynatamadığının farkındaydı ama en azından gözlerini aşağıya çevirmek istiyor, lakin onu da beceremiyordu. Odayı gözünün aldığı kadar izlemekten başka bir şey yapması mümkün değildi.

-         “Neden başka bir tarafa bakamıyorum?”

Resmi giyimli kadın elindeki bir cihaza dikkat kesilmiş, parmaklarıyla ekranda bir takım işlemler gerçekleştiriyor gibiydi. Diğeriyse bir köşede cam tüplerle uğraşıyor, itinayla hassas bir karışım oluşturmaya çalışıyordu.

-         “Size diyorum yahu! Neden gözlerimi hareket ettiremiyorum?”

Bir an için onlara artık sesini iletemez hale gelivermişti… Ya da ikisi birden aynı anda onu umursamamaya karar vermiş gibiydiler. Az evvel düşündüklerini bile duyabilenler, şimdi olanca şiddetiyle haykırdıklarını duymuyorlardı.

-         “Baksanızaaa!”

Resmi giyimli olan elindeki cihazı bir kenara bırakıp, yatağa doğru geldi. Orada duran bir ekrana bakınca,

-         “Bize seslenmiş bu” dedi. “Neden gözlerini çeviremediğini soruyor. Şuna bir ayna getir” dedi.

Beyaz önlüklü kadın doktor, biraz tereddüt dolu merhametli bakışlarını resmi giyimli olan kadına çevirdi. “Getir getir, önünde sonunda anlayacak” dedi. Sanki sırf tereddüt gösteren doktor ikna olsun diye “bunu bilmeye hakkı var hem…” diye de ekledi.

Bir tabağın üzerine serilmiş ıslak bir pamuk üzerindeki beyin oldukça zavallı ve aciz görünüyordu. Hemen arkasındaki bir entegre implanttan çıkan kablolardan birinin ucunda kamera vardı. O kameranın önüne küçük bir ayna koydu doktor.

“Görüyor musun?” diye sordu. Beynin vereceği yanıtı görmek için implanttan çıkan başka bir kablonun uzandığı cam ekrana baktı.

Bir çember içerisinde beyin resmi gören “beyin”, “Bu nedir?” diye sordu.

“Sensin.”

“Nasıl yani? Bu resimden başka bi…”

“Sensin dedim!”

Tüm olağandışılığına rağmen gördüğü peltenin gerçekten de kendisi olduğunu anladı beyin. Ayna hareket ettikçe, içerisindeki resim de beklentisine uygun olarak sağa ve sola kayıyordu. Evet! Kendine bakıyordu! Diriltilmişti evet… Ama düşündüğü gibi değildi. Beynin bu duruma nasıl tepki vereceğini merak ettiği için resmi giyimli kadın koşar adım ekran başına geldi.

Beyin, “Burası ahiret değil mi?” diye sordu.

Doktor acı acı gülümsedi. Avukat olansa adaletin yerini bulmasından duyduğu bir hazla sırıttı. Sorusunu hiç duymamışlar gibi, kendi aralarında konuşup, herkesin aynı sanıya kapılmasının normal olduğunu, zira ölümlerini genelde hatırladıklarını konuştular. Sonra biri başını beyne çevirip “Değil” dedi. “Burası sandığın hiçbir yer değil…”

“Neredeyim ben?”

“Yaklaşık 80 yıl önce işlediğin ama aklanmayı başardığın bir suçtan yargılanmak üzere bilincine yeniden kavuşturuldun. Az önce yargılandın ve ceza aldın. Yani burası bir nevi adliye… Ve sen de geçmiş suçlar mahkemesinin sıradan bir laboratuvarındasın.”

Çok tutarlıydı… Eğer tanrı cehennem konusunda özellikle yaratıcı davranmadıysa…

Daha az evvel vicdan azabı yerine sadece cehennem korkusuyla ölen adamın bu yeni durumu kabullenmesi çok zaman almadı. Nitekim, bir cehennem fikrine zaten hazırdı. Kaçacak hiçbir yeri olmadığının “bilincinde” olarak “Anlıyorum” dedi. Daha doğrusu, ekranda “Anlıyorum” dediği yazdı…

“Peki ne yaptığımla ilgili bu kadar bilgiyi nereden aldınız?”

“Zavallı kadını da bilincine kavuşturup ondan öğrendik. Senin ölmüş olsan dahi yargılanacağını ve nasıl bir ceza alacağını anlatarak onun huzura kavuşmasını sağladık. Bu yolla bütün faili meçhul kadın cinayetlerini aydınlatıyoruz ve senin gibi, o savcı gibi namussuzlara, alçaklara hak ettikleri cezalarını veriyoruz.”

“Vicdan cezası… Hakimdi galiba, ve öyle dedi…”

“Hayır. Ben söyledim… Ve evet öyle. Vicdan cezası çekeceksin.”

“Peki nedir bu ceza?”

Ekrana bakan iki kadın birbirine baktı. Avukat başıyla onay verdi.

“Sonsuza kadar, en azından insanlık var oldukça ve dünyada elektrik üretildiği sürece bilincin açık kalacak.”

“Gerçek bir cehennem gibi değil mi?” diye bağırdı avukat, beyinden çıkan bir başka kabloya bağlı mikrofona yaklaşarak. Aslında sesin şiddeti modüle ediliyordu ve bunu da biliyordu ama yine de böyle yapmak ona iyi hissettirdi. “Keşke sesini de duysaydık… Bu yazılardan anlaşılmıyor ne kadar korktuğu” dedi doktora.

“Bedeni yerinde olmadığı için korkuyu bizim gibi deneyimleyemiyor olabilir.”

“Hadi ya… Öyle mi dersin?”

“Peki ya gözlerim? Açık kalacak mı?” yazdı ekranda. Doktor söze başlamadan avukat atıldı:

“Karanlık bir havuzda tutulacağından bunun önemi yok. Ayrıca halkın vergileriyle sana bir kamera tahsis edecek değiliz. Ayrıca ait olduğun karanlığa layık olursun. Bu arada… Sanma ki sadece seni önemsediğimiz için veriyoruz bu cezayı… Bu uygulamamız sayesinde kadın cinayetlerini engellemeyi başarmak üzereyiz. Ne yaparsanız yapın, öyle iyi halden, tahrikten, delil yetersizliğinden kurtulamayacağınızı bilmek epey etkili oluyor emin ol. Adamı mezarından çıkarıp yine cezasını veriyoruz…” dedi tüm kadınlar adına intikam alıyor olmanın verdiği keyifle.

“Bedenî bir acı çekmeyeceksin, ama ne bok yediğini düşünmek için yüz yılların olacak… Neyse ya… Çok nefes tükettik bunun için.” dedi. Yorulmuştu… Hiç konuşmayıp dinlenecekmiş gibi görünürken vazgeçti…

“Ve ne acı değil mi sizi terbiye etmek için medeniyetin yetmiyor olması? Çağır götürsünler…”

Doktor kadın, elindeki cihaza bir şeyler fısıldadı. Biraz sonra biri elinde beyni dehlize taşımak için kullanacağı küçük bir sedyeyle içeri girdi.

“Bir dakika… Nasıl yani? Hep orada mı kalacağım?”

“Lütfen ekrana bakar mısınız?”

Artık katilin ne söylediğinin bir önemi kalmamıştı zira kimse ekrana filan bakmıyordu.

“Hey! Ekrana bakar mısın hanımefendi? Kime diyorum? Ekrana bak seni orospu! Orospu! Ekrana bak orospu!”

“Doktor Bey… Aman… Doktor hanım. Siz bakın lütfen. Nolur sökme kabloları! Sökme dedik lan sökme! Şerrefisz karılar! Allah belanızı versin orospular! Orospulaaaaaaaaaaar….”

Önce göz kablosu söküldü. Sökülür sökülmez ışık kayboldu. Sonra ses kablosu söküldü ve sesler gitti. Sonrasında ekranın bağlı olduğunu sandığı kablo sökülmüş olmalı ama bunu anlamasının zaten bir yolu yoktu.

“Seni kahpe doktor! Ulan o önlüğü takınca adam mı sandın kendini? Orospular sizi…”

Hava akımlarını algılamasını sağlayan şeyin de bir başka sensör olduğunu anlayınca epey şaşırdı. Çünkü az evvel ona var olduğunun ilk haberini veren, çevresini hissetmedeki muazzam becerisini de bir kablonun çekilmesiyle birlikte tamamen yitirdi.

Artık ne olduğunu bilmiyordu. Bilmesine de imkân yoktu.

Sadece ve sadece düşünmesine, kendi varlığının farkında olmasına izin verilen biyolojik bir bilinç yatağı, içinde taşındığı sedyeyle en alt kattaki dehlize götürüldü. Dehliz dedikleri yer, bir sarnıca benzeyen, özel bir sıvıyla dolu havuzdan ve bu havuzun üzerindeki ince bir köprüden ibaretti.

Taşıyıcı personel ince köprünün üzerinde birkaç adım attıktan sonra beyni içinde bulunduğu geniş kaptan özenle çıkardı. Köprüden aşağıya salınan kaydıraklardan birinin üzerine yavaşça bıraktı ve beynin yuvarlanarak jelimsi sıvıya yavaşça dalışını izledi.

Beynin onu duymayacağını biliyordu ama yine de büyük bir keyifle şöyle söyledi:

“Cehenneme hoş geldin...”