Zaman Fikri

Yazıldığı yıl: 2014
Antoloji: Tek Kişilik Firar, Tevfik Uyar - Kırmızı Kedi.

Zaman makinesinin imkânsızlığını keşfettiğinde yağmurlu bir gündü. Makineyle olacak iş değildi bu. Zamanda yol kat ettiğini bildiğimiz bir makine olmadığı gibi zamana karşı en dayanıksız şey eşya idi.

"Şimdi şu sehpa bir zaman makinesi olsa yüz yıl sonrasına nasıl dayansın? Ya da nasıl gitsin yüz yıl öncesine? Elli yıl önce ağacı bile büyümemişti ki bunun" diyordu. Haklıydı da. Eşyayla mümkün değildi. Zamana karşı bozulmadan duramazdı ki... Ama fikirler öyle miydi? Fikirler icat edildikleri tarihten bu yana eskimemişler, bayatlamamışlar, bozulmamışlardı. Bugünün fikri seneye, on yıl sonrasına, sıradaki asra, dördüncü milenyuma kalabilirdi. Fikirler popülaritelerini yitirebilirler, taraftar kaybedebilirler –ya da hiç taraftar bulamayabilirler-, artık komik ya da modası geçmiş sayılabilirler ama asla bozulmazlar, paslanmazlar, yakıta veya bakıma filan ihtiyaç duymazlardı.

"O halde bir makineye değil, bir fikre binilirek gezilebilirdi zamanda"

Bu gerçeği anlamasıyla birlikte zaman makinesi değil zaman fikri üretmeye karar verdi. Kavrama hayat vermek için öncelikle bir fikir mühendisi bulmalıydı lâkin böyle bir mühendislik dalı olduğundan bile emin değildi. Bildiği bütün üniversitelere sordu, hepsinden aldığı yanıt fikir mühendisliği gibi bir bölümleri olmadığıydı. Bazıları alternatif olarak çeşitli sosyal bilim dalları önerdi, pek azı da matematik mühendisliği gibi ne yaptıklarını tam olarak anlayamadıkları başka bölüm isimleri söyledi, ancak bunların hiçbiri fikir mühendisliğine karşılık gelmiyordu. Üniversitelerdeki arayışı hayal kırıklığıyla sonuçlanınca böyle bir mesleğin olmadığını, en azından bu mesleğin akademi sıralarında kazandırılmadığını anladı.

"Oysa mutlaka bir yerlerde kendini fikir mühendisi olarak yetiştirmiş insanlar olmalı" diye düşündü. Vakit kaybetmeden gazeteye ilan verdi:

Bir zaman fikri geliştirme projesinde çalışacak

nitelikli fikir mühendislerine ihtiyaç vardır.

İlgilenen adayların aşağıdaki telefon

numarasını aramaları rica olunur.

İlana başvurmak için ilk arayan yaşlıca bir adam oldu. Ömrünü fikir üretmekle geçirdiğini, bu konuda hatırı sayılır bir deneyim kazandığını ama kimsenin fikirlerine hak ettiği değeri vermediğini söyledi, ama pek öyle ikna edici de değildi. Akabinde arayıp "ne iş olsa yaparım" diyen onlarca ilgisiz, faydasız kişi oldu. İçlerinden birisi ABD'deki bir üniversiteden fikir mühendisliği eğitimi aldığını, diplomalı fikir mühendisi olduğunu söyleyerek adamı ümitlendirdi ama arayan genç işin detaylarını öğrendiğinde kahkahalarla gülerek, oldukça alaylı bir tavırla "Delirmişsin sen!" deyip telefonu suratına kapattı. Tadı kaçtı ama yılmadı. Ve nihayet beklediği telefon gece yarısında, tam da ümidini kaybetmek üzereyken geldi:

-         "İlan için aramıştım ama?"

-         "Doğru aradınız. Buyrun?"

-         "Ben fikir mühendisiyim."

-         "Deneyiminiz var mı?"

-         "Açık söyleyeyim teorim çok iyidir ama henüz bir fikir atölyesine girmişliğim, bir fikir parçası söküp takmışlığım yok."

-         "Olsun. O halde ben size kısaca projemden bahsedeyim."

Telefondaki gence zaman makinesi projesinin nasıl olup da zaman fikri projesine evrildiğini anlattı. Aday onu dikkatle dinledi. Genç onu dikkatle dinledi. Çeşitli notlar aldığından bazı detaylarını tekrarlamasını istedi.

-         "Proje güzel görünüyor. Zaman fikri üzerine hiç düşünmedim ama bir defasında teorik olarak bir yalan fikri tasarlamıştım. İmkânım olduğunda onu da imal etmek istiyordum zaten."

-         "Eh, iyi kötü bu projeye de bir şeyler katabilirsiniz o halde? Böylece sizin için de bir deneyim olur."

-         "Tabi tabi... Yalnız bizim fikir teknisyenleri de bulmamız gerek. Ben fikir parçası imal edemem, söküp takamam, ya da fikirlerin bakımını yapamam. Dediğim gibi, pratiğim zayıf biraz."

-         "Sizin tanıdığınız fikir teknisyenleri var mı? Onlar için de ilan vereyim mi?"

-         "Hele bir buluşalım, sözleşme imzalayalım, ben bulurum. Aklımda var üç beş kişi..."

-         "Tamam. Yarın saat 12:00'de Fikirtepe'de buluşalım."

-         "Uygundur."

İki adam buluştular. Bir yandan çay kahve içerken öte yandan da iş şartlarını konuştular. Fikir mühendisi maaş istemiyor, zaman fikrinde kullanım hakkı talep ediyor, ayrıca bu projeden sonra yalan fikri projesinin de finanse edilmesini istiyordu. Yeni işvereni zaman fikrine binip geleceğe giderek çok daha iyi fikir parçaları öğrenip getirebileceklerini, böylece yalan fikri projesini mükemmel hale getirebileceklerini hatırlattı. Genç fikir mühendisi heyecanla kabul etti. İki taraf da memnundu.

İlk işleri bir fikirhane kurmak oldu. Çatalca'da adama ait küçük bir arazinin üzerine inşa edilmiş boş bir hangarı bol bol fikirle doldurdular: İdealizm, rasyonalizm, anarkokapitalizm, pragmatizm, panislamizm... Hangarın çatısına kadar yükselen kütüphanenin rafları günden güne doldu.

İş bitiminde sigaralarını tüttürürlerken envanter çıkardılar ve bazı "-izm"lerin eksik kaldığını fark ettiler.

-         "Bunları nereden bulacağız?" diye sordu genç fikir mühendisi.

-         "Dahasını nereden bulabiliriz bilemedim..."

-         "Ama eksik! Böyle devam edemeyiz..."

Haklıydı. Bu eksiklerle devam etmeleri çok zordu. Düşünceli düşünceli sigaralarını tüttürürlerken sahafları kolaçan etmeye karar verdiler. Bir kısım fikri sahaflardan temin ettiler ama hâlâ bulamadıkları bazı fikirler vardı. Sahafları gezerken tanıştıkları bir kızı da fikir teknisyeni olarak işe almışlardı. Gelir gelmez fikir atölyesinin dertleriyle iştigal olan kız Osmanlı arşivlerine girmeyi önerdi.

-         "Nasıl olacak o iş?" diye sordu fikir mühendisi.

-         "Benim dayım orada müdür. Hallederiz."

Gerçekten de halletti. Kız memur dayısı –ve küçük bir rüşvet- aracılığıyla onlara arşivlerin kapısını açtı. El arabalarıyla kaçırdıkları kitapları bir kamyonet sırtında hangara getirdikten sonra fikir mühendisi ellerindeki malzemenin en azından çalışmaya başlamak için yeterli olduğuna karar verdi. Hâlâ bir takım eksikleri varsa da bu noksanlar ancak çalışmaları sırasında anlaşılabilirdi.

İşe başlandı. Mühendis hesap kitap yapıyor, sonuca ulaştıkça teknisyene yeni talimatlar veriyor, işverene de yeni fikir siparişleri geçiyordu. Teknisyen onun talimatlarına göre fikir parçalarını bir araya getiriyor, onları birbirine monteliyor, gerektiğinde yağlıyor ve parlatıyordu. İşveren ise sahafların, kütüphanelerin altından girip üstünden çıkıyor, gereken fikri bulup getiriyordu.

Bir sabah işveren hangara geldiğinde mühendisi orada sabahlamış halde buldu. Saçını başını yola yola hiç ara vermeden yirmi dört saatten fazladır çalışıyor olan mühendis dünyada var olan tüm fikirlerin yeterli olmadığını, yeni ve orijinal fikirler icat etmeleri gerektiğini söyledi.

-         "Bunun için ne lazım?" diye sordu fikir babası (ona artık fikir babası diyorlardı).

-         Fikir tasarımcıları lazım. Mühendislik anlamında değil. Kavramsal olarak tasarlasınlar. Ben gereken mühendisliği yaparım ama birilerinin yeni yeni fikirler bulması ve kavramsal tasarım yapması gerekiyor.

İşveren fikir tasarımcılarını nereden bulabileceğini kara kara düşünürken teknisyen ona bir takım fanzinler ya da pek itibar görmeyen dergilerde var olan, aslında çok kıymetli olabilecek fikirlerin varlığından, eğer isterse bu fikirlerin tasarımcılarına ulaşabileceğinden bahsetti. İşveren fikri sevinçle kabul etti. Teknisyen kız ertesi gün yanında yaşları 15 ila 30 arasında değişen bir düzine genci minibüse tıkmış getirdi. Minibüste telef olmuş gençler temiz havayı içlerine çekerken, teknisyen büyük patrona gelip "Tek istedikleri sigara ve içki" dedi. En yakın tekel bayiden kasa kasa biralar, karton karton sigaralar getirtildi. Gençler iki hafta içinde en uçuk, en yenilikçi, en sıradışı fikirleri ürettiler. Mühendisin söylediğine göre aralarından gençlerden ikisi gerçek birer dâhiydi ve onlar sürekli olarak istihdam edilmeliydi. Fikir babası kabul etti ve ayda dört kasa bira ve 2 karton sigara karşılığında kadroya alındılar. Diğerleri iş kanunu uyarınca kullanılan 2 aylık deneme süresi kapsamında ikişer bira ihbar tazminatıyla evlerine gönderildiler.

Yaklaşık iki yıl dört ay sonra zaman fikrinin önemli bir kısmı tamamlandı. Prototipin tamamıyla ortaya çıkması için pek az iş kalmıştı.

-         "Kısmî testler yapmamız gerek" dedi mühendis. "Alt sistemleri ayrı ayrı test etmeliyiz. Hepsini birbirine monte ettikten sonra daha zor olacak çünkü."

-         "Yapalım... Nasıl yapacağız?"

-         "Bak şu parça tarih öncesi devirler için. O zaman yazı henüz icat edilmediğinden ne düşündüklerini bilmiyoruz, ama tasarımcı ekip bir şeyler geliştirdi ve ben de uygulamaya geçirdim. Çalışıp çalışmayacağı konusunda fikrim yok."

"Anladım. Nasıl yapacağız?"

-         "Ben teknisyene söyleyeyim, hazır etsin. Sen bir gidip gel bakalım!"

Teknisyen yarım saat içinde hazırlıkları tamamlayıp kısmî test prosedürünü başlattı. Adamın eline kalın bir cilt verdikten sonra onu özenle fikre bağlayıp fikri çalıştırdı. Bir kaç dakika sonra adam "şimdi"ye döndüğünde herkes merakla ona bakıyor, ağzından çıkacak sözcükleri bekliyorlardı.

"Çalışıyor!" dedi sevinçle. "Görüntüler biraz bulanıktı, ama doğru adrese gittim" dedi.

Mühendis içinde tuttuğu derin nefesi bırakıp: "Harika... Görüntülerin bulanık olması normal. O devirde fikirler çok bulanıktı" dedi. "Daha yakın tarihler ayna gibi olacak göreceksin!" diye ilave etti.

İlk testin başarısına hepsi çok sevinmiş, daha sıkı çalışmak için motive olmuşlardı. Artık hiçkimse gece evine gitmiyordu: Akşamlara kadar çalışıyor, akşam yemeklerini birlikte yiyorlar, sonra da içlerini rahatlatana dek yeniden çalışıyorlar, iş bitiminden uykuya dek muhabbet ediyorlardı. Gece olunca her biri diğerine övgüler yağdırıyordu.

-         "Asıl fikir mühendisi olan sensin! Fikirlerin makinelerden daha verimli olduğunu nasıl buldun? Tam bir fikir babasısın sen! Evet fikir babası!"

-         "Sen bir dâhisin... Dışarıda sana deli derlerdi bu fikirler için. Önümüzdeki yüzyıl Marx'tan ya da Einstein'dan değil senden bahsedecekler..."

-         "Ben hayatımda böyle disiplinli bir teknisyen görmedim. NASA'ya falan gitsene sen?"

-         "Bence fikir mühendisliği dalında da nobel verilmeli! Ve elbette sana vermeliler!"

Yaklaşık bir yıl sonra, zaman fikrinin tamamlandığı gece, yılların verdiği yorgunluk sessizlik olarak göstermişti kendini. Sadece ilk çalıştırma saatinin sabah 10:00'da olmasına karar verirken konuştular ve yattılar. Hepsi erkenden yatmış olsa da o gece heyecandan hiç biri adam akıllı uyuyamadı. Arada bir kalkıp zaman fikrinin çevresinde dolaşıp ona hayran hayran baktılar. Hiçbir parçasına dokunmaya cesaret edemediler. Mühendis sanki zaman fikrinin ihtişamını daha da arttırmak için modülleri özellikle üstüste koymuştu: 36 cilt bir kule gibi yükseliyor, yüksekliğine rağmen izleyende ne olursa olsun devrilmeyeceğine dair bir güven tesis ediyor, kendisi için harcanan emeği irtifasıyla anlatıyordu. Teknisyen her bir cildin sırtına hangi yüzyıllara ait olduğunu yaldızla işlemişti ve böylelikle kullanışlı bir menü oluşturmuştu. Kullanıcının yapacağı tek şey hangi yüzyıllar arasında gideceğine karar vermek, ilgili arayüzü seçmek ve seçeceği tarihe gelene dek ilerlemekti.

Sabah erkenden uyanıp birlikte kahvaltı yaptılar. Fikrin sahibi kahvaltıda herkesi dinler gibi görünse de aslında kimseyi dinlemiyor, ilk olarak hangi tarihe gitmek istediğine karar vermeye çalışıyordu. "Gerçekten zor bir seçim" dedi dâhi tasarımcılardan birisi ona bakarak. Belli ki tahmin etmişti ne düşündüğünü.

"Evet öyle... İtiraf edeyim, kaygılıyım da... Ya gider geri dönemezsem?"

Mühendis atıldı: "Öyle bir şey mümkün değil. Fikir dediğimiz şey makine gibi değildir. Arıza yapmaz, teklemez. Belki bir miktar tutarsızlık, tuhaflık ya da saçmalıklar yaşanabilir ama sen oradayken ben veya teknisyen gereken müdahaleyi hemen yapabiliriz: Uyumsuzluk yaratan fikri söküp yerine uyumlu fikri monte ederiz. Hepsi için gerekli acil durum kontrol listelerini oluşturduk. Son çare ama gerektiğinde beynini yıkayacak, sana fikirler aşılayacağız ama kaybolmana izin vermeyeceğiz."

Bu güvence adamı rahatlattı.

"Zaten emniyet subabı olarak günümüz gazetelerinden pek çok küpür kesip birleştirdik. Gerektiğinde seni kurtaracaktır" dedi teknisyen kız. "Uçaklardaki gibi, bir kaç emniyet sistemi birden kurulu. Biri çalışmazsa diğeri mutlaka çalışacaktır" diye ilave etti mühendis. Bu güvence adamı daha da rahatlattı.

Saatler 10:00'u gösterdiğinde zaman fikrinin üzerine kurulmuş olduğu ahşap masanın başında oturuyordu fikir babası. Çalıştırma prosedürleri gözden geçirildi. Teknisyen kız elindeki kontrol listesini okumaya başladı. Her bir maddede adam talimatı yerine getiriyor, yüksek sesle "tamam" diyerek söylenileni yerine getirdiğini teyit ediyordu.

 Kız "Şimdi tarihi seç!" dediğinde adamın tüyleri diken diken oldu. İşte kararların en zoru, fikrin tüm işlevinin odağında, merkezindeydi şimdi. "Önce geçmişe gitmek istiyorum." diyerek üzerinde on beşinci yüzyıl yazan cildi eline aldı, kullanıcı dostu tasarımı sayesinde çok zorlanmadan dilediği yıla ulaştı. Titreyen sesiyle "hazırım!" dedi. Teknisyen adamı fikre bağlayıp fikri çalıştırdı.

Öyküler, idealler, fikirler... İnsanlar, insanların duyguları, öfkeleri, çaresizlikleri... Savaş, kan, acı... Kelimeler sudan bir tünel oluşturmuş, üzerlerinde fikirden bir kayığı kaydırıyorlar ve kayığın içerisindeki adamı tarihin çöplüğüne ulaştırıyorlardı. Fikir babası zihnine nüfuz eden cümleleri idrak ettikçe o çağdaki sıradan birinin aklına giriveriyor, kendi aklı girdiği o yabancı akla dönüşüyordu. Bir süre için, vardığı o coğrafyayı akıldaşının gözünden görebiliyor, olan biteni onun gibi algılayabiliyor, onunla benzer şekilde yorumlayabiliyordu. Mühendisin de vaat ettiği gibi görüntü ayna gibi netti.

Dayanamayarak "Ne müthiş!" dedi ama bunu kendisi mi söyledi yoksa fikrini ele geçirdiği kişi mi bilemedi. Geçmişi böylesine görebiliyorsa geleceği nasıl görecekti ki? Tekrar "şimdi"ye dönüp geleceğe gitmek için sabırsızlandı. Birden bire onlarca çeşit çikolataya sahip olan bir çocuk gibi, birini tadarken ve daha yutmamışken, diğerini merak eder hâldeydi. Aceleyle ve sabırsızlıkla, gittiği tarihin tadını çıkarmadan, kendini fikrin mümkün kıldığı hislere bırakmadan, şimdiye geri döndü.

Kendine geldiğinde salyalarının birikip ağzının kenarından aktığını fark etti. Silerken af diledi herkesten ve herkes ona af dilemenin gereksiz olduğundan çabuk çabuk bahsetti. Zamanda yolculuk etmişti kolay mı? Bunun vücuda etkileri olacaktı elbet, ki salyalarını tutamamak son derece hafif bir etkiydi. Ekibe az önce yaşamış olduklarını anlatırken her birinin kendinden sonra zaman fikrini bir kez olsun deneyebilmek için sabırsızlandığını gördü. Yakın geçmişten ziyade uzak geleceğe gitmek istediğini, geleceğe de gidip test ettikten sonra koltuğu onlara bırakacağını söyledi. "Siz ben yokken kura çekin ve kimin önce deneyeceğine karar verin bence" diye salık verdikten sonra uzanıp son cildi eline aldı: "Beşinci Binyıl ve Sonrası".

Teknisyen onu tekrar bağladı, elindeki kontrol listesini yeniden uyguladıktan sonra fikri çalıştırdı.

Kelimeler yeniden akmaya başladılar. Artık baştan ayağa tasarımcıların ürünü olan orijinal tünellerden geçiyordu şimdi. Bu kelimeler ve fikirler daha önceden hiç var olmamışlar, tasarımcıları dışında hiçbir zihinden geçmemişlerdi. Hiç kimsenin deneyimlemediği, baştan aşağı tasarımcıların ve mühendisin marifeti olan bir akla girince nasıl hissedebileceğini bilmiyor ve bu ürkütücü kayboluş onu heyecanlandırıyordu. 4321'i seçmişti. Bunu hem sayılar birbirinin ardılı diye seçmişti hem de –toplamlarının 10 yapıyor olması hoşuna gitmişti: Rasgelelikte bir amaç yoktu ve henüz düşünülmemiş fikirler şimdilik birbirlerinin aynısıydılar.

Nihayet aklı başka bir akılla buluştu. Kendi aklı şimdi o akla dönüşüyor, fikrinde bir şeylerin devindiğini hissediyordu. Ancak tuhaf bir şey vardı: Değişimi olanca şiddetiyle hissetmesine rağmen değişmiş olanın ne olduğunu anlayamıyordu. Kendi aklının o akılla yer değiştirdiğini anlamasına rağmen kendilik algısı aynen, herhangi bir değişikliğe uğramadan yerinde duruyordu. Bu sırrı çözmek için biraz daha okudu, okudu, okudu, kelimeleri hızla ama büyük bir dikkatle yuttu, cümleleri tüm alt metinleriyle idrak etmeye çalıştı ama sonuç değişmedi. Ve sonunda dehşetle farkına vardı ki bulduğu akıl yine kendi aklıydı!

"Bu çok normal" dedi ve bunu kendisinin mi yoksa fikrini ele geçirdiği kişinin mi söylediğini önemsemedi: İkisinin de aynı kişi olduğundan emindi. "Henüz hiç yaşamamış birinin aklına nasıl girebilirim? Bulacağım şey yine kendi aklım olacaktı elbette" diyerek kendini yatıştırmaya çalıştı ancak bu cümleyi kendisinin zihinsel bir kopyasıyla koro halinde söylediklerini fark ettiğinde huzuru gerisin geriye kaçtı.

Kopyasına, ya da belki de daha doğrusu, gelecekteki muadiline odaklandı... Muadilinin zihninin derinliklerinde acıyla karışık bir nefretle karşılaştı: Kötülüğe uğramış bir türün hayatta kalan pek az üyesinden biri olduğunu, bu büyük kötülüğü yine bizzat kendi türünün yaptığını gördü: İnsanoğlu geçen iki binden fazla yılda Dünya'yı kendi zevk ve hırsına meze etmişti. Mevcut Dünya'yı iyice bellemeye çalıştı: Ormansız, susuz, havasız, yağmursuz, iyiliksiz ve yaşamsız bir gezegen. Etrafına baktığında -herhalde kendi aklına girdiğinden- hâlâ hangarda oturduğunu görüyordu, ama tıpkı tarih öncesine gittiği o sistem testindeki gibi görüntü bulanık ve hâtta biraz karlıydı da. 

"Keşke daha yakın bir geleceği seçseydim" diye hayıflandı. En lezzetli çikolatayı önce yiyip elinde özelliksiz şekerlerle kalan çocuk gibi hissetti bu sefer. Gerçi nasılsa zaman fikri kendisinindi ve daha çok fırsatı olacaktı. Niye bu kadar düşünüyordu ki? Bunlar sadece test sürüşleriydi. Geri dönmeye karar verdi.

Dönüş süreci gidiş sürecinden daha hızlı oldu. Yeniden tek bir akla düştüğünü hissederken görüntüler netleşti. Salyaları oturduğu masada küçük bir göl oluşturmuştu neredeyse. "Çok tuhaftı!" diyerek eğildiği o halden kalktı ve arkasına yaslandı... Ne elindeki cildin ne de ekibin yerinde olduğunu gördü. Üstelik manzara da o kadar bilindik değildi: Hangar duvarları yosunlarla kaplanmış, pencerelerin bir kısmı kırılmıştı. Eşyalar sanki tozdan bir örtüyle örtülmüştü. Zeminde de en az iki parmak kalınlığında toz vardı. Kahvaltı ettikleri masanın altında bir köpek iskeleti duruyor, iskeletin hemen yanında iri bir böcek kendisinden beklenmeyecek bir gürültüyle geziniyordu. Zaman fikri ciltleri ve ciltlerin üzerinde bulunduğu masa temizlikleriyle ortamda son derece iğreti duruyorlardı. Belli ki geri dönememişti hâlâ.

Paniğe kapılmak yerine mühendis ile teknisyenin vaat ettiği kurtarma operasyonunun tamamlanmasını beklemeye karar verdi. Zaman fikrine –yıllara göre nispeten önemsiz ve küçük göründüğünden- bir saat modülü eklememişlerdi ve bu yüzden vakti kestiremedi ama pencereden sızan güneş ışığına bakılırsa akşam olmaktaydı. Neredeyse yarım gün geçmişti ve geçen bu kadar saatte hala gereken parça değiştirme işini yapamamışlar mıydı?

Pozisyonunu düzeltmeye çalışırken oturduğu sandalyenin ön bacakları kırıldı ama masaya tutunarak düşmekten kurtuldu. Dikildiğinde bacakları uzun süredir hiç hareket etmediklerini anlatırcasına sancıdılar. Üstünü başını silkmeye kalktı ama kıyafetlerinin de çok temiz olduğunu şaşkınlıkla fark etti. "Kendim de gidebilirim!" dedi ve 21. Yüzyıl cildine uzandı. Kitaplar bir miktar birbirine yapışmışlardı. Zorlayarak çekip çıkardı ancak kitap kendi ağırlığına dayanamayarak adamın tuttuğu yerden kırılıp düştü; tuzla buz oldu. Masa da biraz daha yüklenilirse kırılacağını ifade edercesine gıcırdayıp sallandı.

Elinde beşte birlik çürük bir kağıt öbeğiyle kalakalmış adam her mucidin karşılaşabileceği o ağır acıyla yüzleşti: Tasarım hatası! Makinelerin eskiyebileceğini, fikirlerin ise sonsuza dek yaşayabileceğini düşünmüş, zaman fikrinin kendisi gibi zamanda yolculuk yaparken çürümeyeceğini düşünmüştü. Eşyanın fikre, fikrin eşyaya mahkûm olduğunu, bir fikrin ancak eşyayla taşınabileceğini, yazının dahi bir eşya olduğunu nasıl gözden kaçırmıştı?

"Kahretsin!" diye haykırdı. Gürültüden ürken böcek kendine bir delik ararken, adam da bir zaman makinesi icat etmeyi düşünen herkes gibi gelecekte kapana kısılma riskini çoktan göze aldığından, olanları sebatla kabullendi. Asla geri dönemeyeceğini bildiğinden kırılan kitap nedeniyle tozlanan ceketini silktikten sonra dışarıda neler değiştiğini görmek için hangarın kapısına yollandı.

Kapıyı açınca görmeyi beklediği yeşil çayırlar yerine üzerindeki tüm hayat belirtisini kaybetmiş bir çölle karşılaştı. Uzakta, daha önce bulunmayan bir şehrin yıkıntılarının önünde canlılık belirtisi gösteren bir kaç haneli küçük bir köy seçiliyordu.

Yürüyüşle bir saatte alabileceğini düşündüğü yola ilk adımını attı.